Hava Durumu
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.72635.7493
Euro6.33336.3587
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam53
Toplam Ziyaret395516
Takvim

Muhsin MANAV

Muhsin MANAV
muhsin33_1@hotmail.com
EYLÜL RENGİ
11/09/2019
Merhaba,
Eylül ayı neredeyse yarılandı, ama hala güz serinliği gündüzlere tesir etmedi. Bu gazetede yazmaya başladığım ilk yıl olan 2005 te, yine bir eylül ayında yazdığım bir yazıyı tekrar sizlerle paylaşmak istedim…
           Yaşarken çeşitli acılara katlanmak zorunda kalıyor insan. İstese de istemese de. Benim de kısa hayatımın ilk yıllarında tanıştığım ve bugünlere taşıdığım, dahası birlikte yaşamaya alıştığım bir acı var. Bu acının nedeni bir ölüm ve bunu hatırlamamın nedeni bir Eylül ayına rastlamış olması.
Çocuktum, küçüktüm, bir 15 Eylüldü. Yarattığı boşluğu, bu boşluğu dolduramadığım her an biraz daha iyi anladığım büyük bir kayıp yaşıyordum. Hep bir şeyler eksik ve hep yarım kalmışsa hayatımda bir şeyler, başlangıcı o Eylül günüdür. Çevremdeki herkesin yüzü ağır bir hüzün taşıyor ve benimle göz göze gelenlerin hepsinin gözlerinde çaresiz bir nem ve razı oluş gözleniyordu. Birbirlerine sarılan insanlar bazen sessizce ve sarsılarak bazen de bir çocuk gibi ağlıyorlardı. Hiç tanımadığım bir gerçek erkenden gelip bana kendini tanıtmıştı. Bu sözcüğü anlamla bütünleştirdiğim gün o Eylül ayıydı. Ölüm… ve henüz güze dönmemiş Eylülün sıcağında gökyüzü kuruydu ama yanaklar sürekli ıslanıyordu…
Bir gün yalnız başıma oturup ben de ağladım. Ama herkesin ağladığı şey miydi ağladığım, yoksa ilgiye en çok ihtiyacım olan zamanlarda yalnız kaldığım için mi ağlamıştım, bugün bile bilmiyorum. Bildiğim tek şey O'nun ölmüş olması ve bir daha asla olmayacağı gerçeğiydi. O ölmüştü, fani hayat son bulmuş ebediyete ulaşmıştı. Geride kendisini sevenleri yalnızlık ve acıyla bırakarak..
Evimiz uzak ve kadim bir mahalledeydi. Tozlu bir yol geçerdi mahallenin ortasından. Gün boyu geçen arabalar, yolu daha tozlu hale getirir, pudra gibi incelen toprak, akşam olduğu zaman sokak lambalarının ışığı altında, ya da ay çıktığı zamanlarda daha bir beyaz görünürdü. Beyaz, mat ve sessiz. Tıpkı bir ölünün yüzü gibi. İşte bu ışıkların aydınlattığı yolda o ürküten beyazlığı görene kadar sokaktaki avlu kapısının önünde bekler içeri girmezdim. Gelmeyecek olanı beklediğimi kendime bile itiraf etmeden... Uzaktan bir kuş öterdi. Onun hep üzgün bir kuş olduğunu düşündürten hüzünlü bir ritimle durmaksızın öterdi… O kuşu hiç görmedim ama sesini taklit edip anlatmaya çalıştığım insanlar bana onun “yusufçuk” olduğunu söylerlerdi. O da kaybettiği evladını arayan bir anneymiş aslında... Kesik kesik köpek havlamaları duyulur, arada sırada bir kamyon geçerdi tozlu yoldan. Bu arada sokaktaki çocukların hepsi evlerine giderdi. Anneler onları çağırır ve O geldi diye de eklerlerdi. Oysa benim annem beni eve çağırırken akşam oldu, ezan okundu, hava karadı gibi şeyler söylerdi. Susmaya gözlerinden başlar ama ağladığını saklardı. Yani O yoktu, bir daha olmayacaktı ve gelmeyecekti… Bunu bilirdik ve birbirimizden gizlerdik. Ayrı ayrı aynı acıyı taşımaya çalışmanın çocukça haliydi belki de. Gökyüzüne bakıp yavaş yavaş bulutların gölgesinde kaybolan yıldızları seçmeye çalışırdım. O yıldızların hiçbir zaman büyümeyecek çocuklar olduğunu düşünürdüm. Bu saate kadar evlerine gitmemişlerse onların da O'su gelmeyecek belli ki diye düşünür, çocuk aklımla yıldızların evinin ay olduğunu zannederdim. 
Ve bir an gelir, hiçbir köpek uzaktan ses vermez, o hüzünlü kuş ötmez, yoldan kimse geçmez, olduğunda ölümü hatırlatmakta kullanılan sessizlik dolaşmaya çıkardı her şeyin içine işleyen soğuğu ile.
Ve…
Sonra...
Korkardım…
Tozlu yolu ve karanlığı arkamda bırakıp eve girerdim…
Yıllar akıp gitti.15 Eylül günü O acının O'nsuz yıllarda da yanımda olduğunu hep gördüm. Acının nedeni hep dolaştı insanların arasında, sırası gelene konuk oldu ve hep söylediği, önceden belirlediği saatte geldi. Yani kısaca randevusuna sadıktı. Asla geç kalmaz, hiçbir zaman erken gelmezdi. Âmâ o gelip emaneti götürdüğünde biz geride kalanlar için onun her ziyareti erkendi. Çünkü bizler onu karşıladığımız zaman başucumuza dikilecek taşın üzerine yazılan iki farklı rakamı birbirinden ayıran çizgiyi fazlaca büyütürdük. Oysa tüm hayatımız, kariyerimiz, başarılarımız, kayıplarımız utancımız, gururumuz, sevinçlerimiz o çizgiye sığar ve biz bir süre sonra yalan olurduk. Er geç geleceğini bildiğimiz ziyaretçi gelince anlardık her şeyi. Çizgi çok önceden çizilmişti ama sağına ve soluna yazılacak rakamlar için bu yalancı sahneye çıkıp, rolünü oynayıp diğer taraftan da sahneden inmek gerekiyordu.47 yıl önce bir 15 Eylül'de 32 yaşında bir adamın randevusu vardı. Sonrası sonsuzluktu. O adam benim babamdı. Artık acı hissetmiyorum çünkü alıştım desem; bilirim ki avuntudur her ölümlünün yaptığı gibi. Bu yazıyı da orijinali gibi bir dörtlükle tamalayalım…

                      Ağlarsa bir sabah gül dalı,
                      Düşerse bir şahan ayağına,
                      Ve kalırsa bir yavru yetim,
                      ÖLÜM…
                      Adın KALLEŞ olsun…


305 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

MESELE FİDAN, SEN ANLAMAZSIN! - 13/11/2019
MESELE FİDAN, SEN ANLAMAZSIN!
BAYRAM YAZISI - 30/10/2019
BAYRAM YAZISI
SELF LİFE - 09/10/2019
SELF LİFE
MİSİSİPİ ZEYTİNİ - 02/10/2019
MİSİSİPİ ZEYTİNİ
NETEKİM YA DA POSTAL - 18/09/2019
NETEKİM YA DA POSTAL
OKULLU OLMAK - 04/09/2019
OKULLU OLMAK
GÜZ ÖZLEMİ - 28/08/2019
GÜZ ÖZLEMİ
KAYYUM - 21/08/2019
KAYYUM
UÇAK DERİSİ - 07/08/2019
UÇAK DERİSİ
 Devamı
Saat